Makale Detay Üstü
Serhat Doğan

Serhat Doğan

Mail: serhatjo@gmail.com

ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN Kİ!

Kişilerin önemli saydığı tarihler vardır. Hayatınızın bir noktasında duran ve sizin için önemli olan günler. Bazen mutluluk bazen hüzünlerin sebebi olan günler. Mesela doğum günü kişi için özeldir çevresindekiler içinde özeldir. Herkesi mutluluktan ağlatırız. Öldüğümüz günde hüzünden ağlatırız. 16 Haziran benim için herkesi güldürdüğüm tarih olarak tarihlere geçmiştir. İşte o gün yeni bir yaşa girerken geride kalan ömrümüzün bir muhasebesini çıkarıp koymak istedim ortaya.

Bundan taam 29 yıl önce, Gümüşhane’nin belki de en güzel köylerinden birinde Çamlıköy’de başladı serüven. Aslında başka bir köylüydüm ama babam orada imamdı. Nereden baksanız benim 15 babamın ise 25 yılı o köyde geçmişti. İlk dostlarımı, ilk arkadaşlıklarımı o köyde kurmuştum. Okumanın bile önemine orada varmıştım zira köyde tanıdığım birçok kişi okumuş, tahsilli isimlerdi. Öğretmen, doktor, hâkim… Köye geldiklerinde hürmet görüyorlardı. Bende okursam ilerde böyle hürmet göreceğim fikrine orda kapılmış olmalıyım her halde. Tabi o zamanlar okumak erdemli bir hareketti. Şimdi ki gibi yalakalık ve türlü ayak oyunlarına kafası basanlar sahtekâr diye tabir ediliyordu. İtibar edilmiyordu o vakitler bu tiplere. Çok sevilmezdiler. Tanıdığım herkes gururluydu. Kimse sahtekâra “Bey” demezdi. Belki de benim küçük dünyamda öyleydi.

Çok yaramazdım, köyde ne olursa herkes benden bilirdi. Çok yakmışımdır babamın canını bu yüzden. Arkadaşlarımla iyi geçinirdim ama bir o kadar da zarar verirdim. İlkokul yıllarında da çok değişmedi bu durum. O zamanki adıyla YİBO’da başlamıştım tahsil hayatıma. Köyde okul yok ne yapsın mecbur verdiler yatılı okula. 7 yaşında daha neyin ne olduğunu anlamadan evimden uzak başka bir hayat. Sert bir okul müdürümüz vardı. Hocanın gözüne girmek için andımızı ezberlemiştim ilk sınıfın sonunda. Her sabah askeri disiplinle yatakhaneden sıraya dizilir kahvaltıya geçilirdi. Sonra okul önü toplantısı. Müdür evladım gel diye bakardı gözlerimin içine. Andımızı okutmayı severdim. Belki de nefsi bir şey, çocukken bilemiyorsun. Sen söylüyorsun herkes senin söylediğini tekrar ediyor. Çocuk aklıyla çok güzel bir duyguydu. Yaramazdım ama severdi hocalarım beni. Son sınıfı Aysın Rafet Ataç İlköğretim okulunda tamamlamıştım. Sonra ise liseye başlamıştım.

Lise sınavlarını kazanamamıştım. Babam elimden tuttu ve dedi ki “ Serhat eğer okumak istiyorsan seni bu liseye vereceğim, ama yok baba ben meslek sahibi olacağım diyorsan seni sanat okuluna vereceğim” dedi. Tabi bizimde aklımızın altında var ya çocukluktan kalan okumuş adam imajı. Baba okurum dedim. Lise başkadır. Benzemez hayatın başka dönemlerine. İlk kez orada seversin bir kadını. İlk adam akıllı kavganı lisede verirsin. Hocadan bile kaliteli ilk dayağını lisede yersin. En başarılı dersim Tarih dersiydi. En zayıf dersim ise Türkçe. 3 sınav notumu toplasan 45 etmezdi Türkçeden ama tiyatroda becerikliydim. O yüzden geçirirdi Türkçe öğretmenim.

Üniversite sınavını Türkiye derecesi yaparak kazanmıştım. Marmara Üniversitesi Tarih bölümüne kayıt yaptırmak için yola çıktık babamla. Bir ağustos sabahı hayatımda ilk kez İstanbul’a gitmiştim. Saf Anadolu çocuğu derler ya o insan tipindeydik. İdeolojimiz yok, dünya görüşümüz yok üstümüzdeki elbiseden başka hiçbir şeyimiz yok dünya namına. Sadece anamın nasihati babamın hayır duası… Devletin yurtları kısıtlıydı o zaman. 55.000. sıradan yedek olarak çıkmıştı bana da. Kalacak yer yok, kapıda da kalınmaz çaresiz özel bir yurda yerleştim. Okulda arkadaş çevrem genişledikçe yeni şeyler duymaya başlamıştım. Türk olduğumuzu biliyordum ama bunun bir fikir sisteminin olduğundan haberimiz bile yoktu. Sağ, sol, ülkücü komünist, liberal, Atatürkçü… Vb. daha sayamayacağım kadar ci ve cü ekiyle biten insan guruplarını bu dönemde tanıdım.  Ülkü ocaklıydım artık. Türk milliyetçiliği fikir sistemine sıkı sıkıya bağlanmış bir teşkilatçıydım. İstanbul’da ne kadar dernek ve vakıf varsa sohbet programlarını eksiksiz takip ediyor hepsine gidiyorduk. 4 can arkadaş edinmiştim. Hala da görüştüğüm 4 can. Beraber aynı evde sabahlara kadar memleket meseleleri konuştuğumuz, kurtuluş ümitleri aradığımız, memleketi nasıl ayağa kaldırırız diye sabahlara kadar konuştuğumuz arkadaşlar. Hani birilerinin pilav başında kadro taksimi yaptığı dönemler de bunlardan nasıl kurtuluruz diye bizde kendimizce fikirler üretiyorduk.

Tabi o zamanlar işler şimdiki gibi değildi. Türk Milliyetçisi olmam sebebiyle düşman gibi bakardılar bana. Siyasetçisi sendikacısı tanıdığımız pek çok büyük şöyle gözünün kenarıyla bakardılar.

Bir hocamın desteğiyle dil öğrenmeye karar verdim. Şişlide Çin kültür derneğinde Çince dersleri almaya başlamıştım 1. Sınıftan itibaren. Okulda da en sevdiğim ders Rusçaydı. Seçmeli dersti lakin her dönem büyük bir zevkle seçerdim. İlk kez yurt dışında da 1. Sınıfta çıkmıştım. Çin’e gitmiştim. Sonra her sene farklı şekillerde gitmeye çalıştım. Bir yanda kendimizi yetiştirmeye çalışırken bir yandan da kavgalarla geçen bir üniversite hayatı. Çok detayına girmeyeceğim çünkü defter çok kabarık efendiler çok hem de.

Okul bitti ilk kapısını çaldığımız Milliyetçi büyüklerimiz oldu. Hepsi yüzümüze güldüler hala da gülüyorlar. Büyük ihtimal bundan sonra da gülecekler. Çünkü gülmekten başka hiçbir marifeti olmayan çok insan tanımış ve sokmuşuz hayatımıza. Derdimizle dertlenenler olmadı mı? Oldu tabiki. Ama onlarda yüzümüze gülmedi. Hep yüzümüze söyledi. En makbul olanını onlar yaptı. Bu tek düzen böyle devam edecek. 

Sonra hayatımın çeyrek asrı geride kalırken her şeyin başladığı yere Gümüşhane’ye geri döndüm ve gazeteciliğe başladım. Makbul nasıl maktul olur ben bu şehirde öğrendim. Kâbil’den miras ne kadar huy varsa hepsini bu şehirde öğrendim. Habil’den de birkaç esinti.

Uzun lafı kısası çeyrek asırdan biraz fazlası böyle geçti. Bu vesileyle arayan mutlu günümüzde yanımızda olan bütün dostlara teşekkür eder, sağlıcakla bir ömür dilerim.

Facebook Yorum

Yorum Yazın